Hasan Hüsnü YAZICI
Jeopolitik Atölye Koordinatörü
Erzurum’da şehir merkezinin çevresindeki yerleşim yerlerinin tarihinin, resmî kaynaklarda MÖ 4000’lere kadar uzandığı belirtilmektedir. Şehir; Urartular, Romalılar, Bizanslılar, Safeviler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, Osmanlı döneminde ise bir gaza üssü hâline getirilmiştir. “Gaza üssü” kavramının kullanılmasının en önemli sebebi, bu coğrafyanın Kafkasya bölgesine açılan bir kapı niteliği taşımasıdır.
Nitekim Erkân-ı Harbiye’den emir alan Vehib Paşa, Şubat 1918’de komutasındaki Üçüncü Ordu ile Erzincan, Kelkit, Tercan, Bayburt ve Trabzon’u Rus ve Ermeni işgalinden kurtarmıştır. Bolşevik İhtilali’nin ardından Rusya’nın Brest-Litovsk Antlaşması ile I. Dünya Savaşı’ndan çekilmesi sonucunda, antlaşma hükümleri gereğince Rusların Anadolu’dan da çekilmeleri gerekiyordu. Ancak kesin emir alan Vehib Paşa, hiç vakit kaybetmeden Mart ve Nisan 1918’de Erzurum, Köprüköy, Van ve Ağrı’ya harekât düzenlemiştir.
Sırada Kars, Ardahan ve Batum’un kurtarılması vardı. Ancak bu bölgeleri de kapsayan yeni bir siyasi yapı olarak Transkafkasya Seymi kuruldu. İşte tam bu sırada Harbiye Nazırı Enver Paşa, uzun süredir destek vermek istediği Azerbaycan Türklerine ulaşabilmek amacıyla Nisan ayında yeniden harekât emri verdi ve söz konusu bölgeler ele geçirildi. Erzurum ve Kars’ın alınmasında Albay Kâzım Bey’in de önemli katkıları olmuştur.
Batum Konferansı’nda Elviye-i Selâse’nin Osmanlı toprağı olduğu kabul ettirilmiş olsa da Ahıska ve Ahılkelek demiryolları üzerinden Azerbaycan’a geçiş sağlanamadı. Konferans devam ederken Enver Paşa, Üçüncü Ordu’ya Mayıs 1918’de yeni bir harekât emri verdi ve söz konusu şehirlerle birlikte Gümrü–Culfa Demiryolu hattı ele geçirildi. 28 Mayıs 1918’de ise Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.
Bu gelişmeler, İttifak Devletleri arasındaki ilişkileri ciddi biçimde zedeledi. Osmanlı Devleti’nin güç kazanması ve Kafkasya’daki petrol kaynaklarına yaklaşması, Gürcüleri ve Almanları endişelendirmiş olmalıdır. Nitekim Gürcistan, 28 Mayıs 1918’de Poti Antlaşması’nı imzalayarak Alman nüfuzu altına girmeyi kabul etti.
Hâlbuki Almanların sömürgeci bir devlet olmadığı sıkça dile getirilir, değil mi? Oysa bazı gerçeklerin nasıl örtbas edildiği burada açıkça görülmektedir. Demek ki sömürgecilik ve emperyalist faaliyetler yalnızca Güney Amerika ve Afrika’da yürütülmüyormuş.
Konuya dönecek olursak Osmanlı Devleti ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler daha da yakınlaştı. Ancak Azerbaycan, Rus ve Ermeni saldırılarına sürekli maruz kalıyordu. Bakü’yü kontrol altında tutan Stepan Şaumyan ise uzun süredir Gence üzerine yürümeyi planlamaktaydı. Harbiye Nazırı Enver Paşa, Gence’de bir yandan Ermeni, diğer yandan Rus saldırılarıyla karşı karşıya kalan Azerbaycan Türklerinin durumunu biliyordu. Ancak yardım ulaştırmak oldukça güçtü ve önlerinde birçok engel bulunuyordu.
Enver Paşa, Trablusgarp’ta edindiği tecrübelerden yararlanarak Osmanlı Devleti’nin doğrudan müdahalesi yerine gizli bir askerî birlik oluşturulmasını ve bu birliğin bölgeye gönderilerek teşkilatlanma faaliyetleri yürütmesini kararlaştırdı. Bu karar doğrultusunda Yarbay Nuri Bey, padişahın fermanıyla paşalık unvanına yükseltildi. Önce Musul’a gitti, ardından Altıncı Ordu’nun desteğiyle Tebriz üzerinden Zengezur’a ulaştı. Gence, yayımlanan fermanla harekâtın merkezi olarak belirlendi.
Bu stratejik tercih, Brest-Litovsk Antlaşması ile elde edilen Kars, Ardahan ve Batum’un riske atılmasını önledi. Ayrıca kurulan kuvvetin Gence’de kendiliğinden ortaya çıkmış bir oluşum olduğu izlenimi verilmeye çalışıldı. Bu ordunun adı da “Kafkas İslam Ordusu” olarak belirlendi. Süreç içerisinde gerçekleştirilen bir dizi harekât sonucunda Şaumyan yönetimi çöktü ve Enver Paşa’nın desteğiyle Bakü, 15 Eylül 1918’de kurtarıldı.
4-10 Mayıs tarihleri arasında Erzurum Diplomasi Araştırmaları Merkezi (EDAM) olarak Azerbaycan’da gerçekleştirdiğimiz saha çalışması sırasında gördüm ki Azerbaycan ve Türkiye, tarihin yüklediği sorumluluğu ahde vefa anlayışıyla hâlen sürdürmektedir. II. Karabağ Savaşı’ndan sonra bu bağlar, Şuşa Beyannamesi ile daha da güçlenmiştir.
Karabağ’a yaptığımız ziyaret kapsamında Hankendi’nin ana caddelerinden birine Enver Paşa’nın adının verilmiş olması, ayrıca Bakü’de Şehitler Hıyabanı’nı ziyaret ettiğimde Nuri Paşa Anıtı’nı görmem ve Anadolu’dan gelerek şehit düşen askerlerimizin hatırasıyla karşılaşmam, “İki Devlet, Tek Millet” sözünün yalnızca edebî bir ifade olmadığını; aynı zamanda ortak bir vizyonu ve kardeş devletler arasındaki tarihî bir misakı temsil ettiğini göstermiştir.
Erzurum’a döndüğümüzde ise Türkiye-Azerbaycan Kardeş Kömeği Evi’nin varlığını gördük. Zira geçmişte, Erzurum’a Azerbaycanlı hayırsever ve petrol zengini Zeynelabidin Tağıyev’in de önemli yardımlarda bulunduğu bilinmektedir.
Sonuç olarak Trablusgarp’ta Senusileri teşkilatlandırarak tecrübe kazanan ve Gence’de Azerbaycan Türklerinin teşkilatlanması görevini Nuri Paşa’ya veren Enver Paşa, Türk toplumuna eksik veya yanlış anlatılmış, zamanla unutturulmaya çalışılmış olsa da bölünemez ve sahip çıkılması gereken tarihimizin önemli şahsiyetlerinden biri olarak yerini almıştır. Bu yönüyle Enver Paşa, tarihimizde “Şehîd-i Âlâ” ve “Gazi-i Nâmdar” unvanlarıyla anılan isimlerden biri olmuştur.
Rahmet olsun ruhlarına…
