Beyzanur Sarigül[1]
Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da düzenlenecek olan NATO Zirvesi, İttifak’ın küresel güvenlik ortamına uyum sağlaması açısından tarihi bir eşiktir. Rusya-Ukrayna savaşı beşinci yılına girerken barış umutları zayıflamaktadır. Bununla birlikte Ortadoğu’daki istikrarsızlıklar ve bölgesel çatışmalar küresel güvenlik sistemini her geçen gün daha kırılgan hale getirmektedir. Bu zorlu dönemde Amerikan yönetimi ile Avrupalı müttefikler arasında belirgin fikir ayrılıkları yaşanmaktadır. Karşı karşıya kalınan tehditlere etkin yanıtlar verebilmek adına kolektif savunma anlayışının ve siyasi dayanışmanın korunması hayati önem taşımaktadır. Türkiye jeostratejik konumu, Türk Boğazları üzerindeki egemenliği ve askeri kapasitesi ile bu stratejik zirveye ev sahipliği yapmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri İttifak bünyesindeki en büyük ikinci ordu konumunu güçlü şekilde muhafaza etmektedir. Aynı zamanda Türk savunma sanayii, üretim hacmini ve müttefiklerle olan iş birliği ağını sürekli genişletmektedir. Bu durum Ankara Zirvesi’ne hem zamanlama hem de stratejik içerik açısından çok daha derin bir anlam kazandırmaktadır.
Savunma Harcamalarında Asimetri ve Askeri İnsan Kaynağı Sınamaları
İttifak genelinde en fazla tartışılan konuların başında savunma harcamalarının artırılması ve yük paylaşımının adil hale getirilmesi gelmektedir. Ocak 2025 tarihinde ABD’de yaşanan yönetim değişikliği bu tartışmaları daha da şiddetlendirmiştir. 2025 yılında gerçekleşen Lahey Zirvesi’nde müttefikler, gayrisafi yurt içi hasılaya oranla yüzde 5 seviyesinde savunma harcaması yapmayı taahhüt etmiştir. Bu yüksek hedefe 2035 yılına kadar tüm üyelerin ulaşması planlanmaktadır. 2025 yılı verilerine bakıldığında müttefiklerin tamamının yüzde 2 taban harcama sınırını aştığı görülmektedir. Buna karşın Rusya’dan algılanan tehdit seviyesinin coğrafi konuma göre değişmesi, harcama eğilimlerinde ciddi asimetriler yaratmaktadır. Rusya ile doğrudan sınırı bulunan Polonya, Litvanya, Letonya ve Estonya gibi Doğu Avrupa ve Baltık devletleri savunma bütçelerini yüzde 4 seviyesinin üzerine çıkarmaktadır. Buna mukabil, Avrupa güvenliğine öncülük etmesi beklenen Almanya ve Fransa gibi büyük aktörler harcamalarını ancak yüzde 2 sınırının hemen üzerinde tutabilmektedir. Toplam 17 müttefik ülke bu sınırlı harcama bandında yer almaktadır.
Askeri caydırıcılığın güçlendirilmesi sadece mali bütçelerin büyütülmesiyle çözülememektedir, çünkü Avrupa ordularında ciddi bir insan kaynağı krizi baş göstermektedir. Avrupalı müttefiklerin birçoğu zorunlu askerlik tartışmalarını yeniden başlatmış ve genç nüfusu orduya çekmek için çeşitli teşvik uygulamalarını hayata geçirmiştir. Ancak nüfusun yaşlanması ve askeri kariyere yönelik kültürel bakış farklılıkları bu girişimlerin önünde büyük engeller oluşturmaktadır. Ankara Zirvesi’nde bu insan kaynağı açığını kapatmak amacıyla, müttefiklerin ulusal nüfuslarıyla orantılı askeri personel sayısı taahhüt etmeleri gündeme gelecektir. Ayrıca ortak yedek kuvvet standartlarının belirlenmesi ve ulusal asker alım sistemlerinde köklü reformların yapılması yönünde kararlar alınması beklenmektedir.
Savunma Sanayiinde Standardizasyon ve Transatlantik Ayrışmanın Etkileri
Rusya-Ukrayna sahasındaki çatışmalar, mevcut mühimmat stoklarının ne kadar büyük bir süratle tükendiğini açıkça ortaya koymuştur. Geleneksel Batı tarzı savaş anlayışı, az sayıda ve son derece sofistike platformlara dayanmaktadır. Ancak günümüz muharebe ortamı hızlı, maliyetsiz ve çok sayıda üretilebilen insansız sistemlerin ve yoğun topçu taarruzlarının öne çıktığı yeni bir karakter kazanmıştır. Bu dönüşüm, savunma planlamalarında köklü bir zihniyet değişimini zorunlu kılmaktadır. Finansal kaynakların artırılması tek başına yetersiz kalmaktadır. Bu kaynakların muharebeye hazır somut yeteneklere hızla dönüştürülmesi gerekmektedir. Ukrayna ordusuna yapılan askeri yardımlar, müttefiklerin topçu sistemleri ile mühimmatları arasında ciddi uyum sorunları olduğunu göstermiştir. NATO, bu teknik problemi çözmek için standardizasyon anlaşmalarını daha katı ve bağlayıcı kurallara bağlama arayışındadır. Türk savunma sanayii firmaları; Polonya, Romanya, Estonya ve İspanya gibi müttefik ülkelerle imzaladıkları insansız hava araçları, mühimmat ve zırhlı araç sözleşmeleriyle Avrupa pazarında yükselen bir aktör haline gelmiştir. Ankara’da düzenlenecek olan geniş kapsamlı sanayi forumu, bu ortak projelerin derinleşmesi ve üretimde standardizasyonun sağlanması açısından kritik kararlara zemin hazırlayacaktır.
Öte yandan, Ocak 2025’ten bu yana transatlantik ilişkilerde yaşanan görüş ayrılıkları İttifak’ın geleceğini doğrudan etkilemektedir. ABD yönetimi, Avrupa’nın güvenlik konusunda yeterli sorumluluk almadığını ve Amerikan imkanlarından karşılıksız faydalandığını savunmaktadır. Bu doğrultuda Washington, Avrupa’da konuşlu askeri personel sayısını azaltmış ve Polonya gibi yakın müttefiklerindeki yeni konuşlandırmaları iptal etmiştir. Napoli ve Norfolk gibi önemli müşterek kuvvet komutanlıklarının liderliği ise Avrupalı devletlere devredilmiştir. Bu gelişmeler, Amerikan strateji çevrelerinde NATO 3.0 kavramının yüksek sesle tartışılmasına yol açmıştır. Fabrika ayarlarına dönüş olarak nitelendirilen bu yaklaşım, İttifak’ın Soğuk Savaş sonrası üstlendiği kriz yönetimi ve iş birlikçi güvenlik gibi misyonlardan uzaklaşmasını öngörmektedir.
İttifak’ın tamamen sert güce dayalı kolektif savunma odaklı kurucu misyonuna geri dönmesi istenmektedir. Irak’taki NATO eğitim misyonunun sonlandırılarak karargahın İtalya’ya taşınması bu stratejik daralmanın somut bir göstergesidir. Türkiye’nin bölgesel ortaklıklara ve küresel diyalog mekanizmalarına verdiği önem ile NATO 3.0 doktrininin katı sınırları arasındaki denge, Ankara Zirvesi’nin en hassas diplomatik müzakere başlıklarından birini teşkil edecektir.
[1] Beyzanur.sarigul19@ogr.atauni.edu.tr
